
09 Şubat 2010
Kırmızı Lahana

Seveceksen Aşkının Çıplaklığıyla Sev

Hemen, hemen her ay birkaç tane bilmem ne günü diye bir takım günler kutlanır. Bize özgü olmayan günlerin hepsine bakın, kutlanan günlerin hepsi insanları daha fazla tüketime yönlendirmek içindir. Tabii bunun sonucunda da tüketimden daha fazla para kazanmak için uydurulan günler olduğunu göreceksiniz.
Anneler günü, Babalar günü ve Sevgililer günü gibi son derece anlamsız günlerde dünyanın dört bir yanında insanlar adeta çıldırmış gibi bir tüketim manyaklığı yapmaktadır.
Hatta hediyesi unutulan bir anne çocuğuna küser,
Hediyesi unutulan bir baba yine çocuğuna küser,
Hatta hediyesi unutulan bir sevgili sevgilisinden ayrılır.
Örneğin babalar gününün tarihçesi bile belli değil. Hatta anneler gününe karşı uydurulmuş bir gün olduğunu bile savunanlar var.
Bir diğer görüşe göre de;
1910 yılında Washington'daki John Bruce Dodd'un 6. Çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart'a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtiyorlar.
Diyelim ki böyle olmuş, ne olmuş yani adam karısı öldüğü için çocuklarını sokağa mı atsaydı. Atsaydı eğer şimdi babalar günü yerine o gün geldiğinde “en kötü babalar günü” mü kutlayacaktık.
Peki ya sevgililer günün tarihçesi ne;
Hakkında değişik yorum ve tanımlamaların yapıldığı bugün St. Valentine Aşıklar Günü, İsa'dan önce 4.yüzyıl Roması'nda kutlanan, Çobanların Tanrısı " Faurus Lupercus" şenliğine, başka bir deyişle " Kurt Bayramı'na salıyor köklerini.
Her 15 Şubat'ta genç Romalılar, içinde Tanrı Kurt'un yaşadığı varsayılan bir mağaranın önünde toplanıyorlar. Ortada bir küp duruyor. İçinde kız adları yazılı minik levhalar var. Yani bir nevi lotaryo bu .
Bürokrasiye meraklı Roma imparatorluğu, Aziz Valentin'in ölüm gününü de tarihe kaydetmiş. 14 Şubat 273. 15 Şubat tarihi de " Kurt Bayramı " na rastladığı için. Valentin'in ölümüyle bu festival arasında bir bağ kurulup, dini bir kisve giydirilerek bu gün kutlanmaya devam edilmis. Valentin'in ölüm günü, böylece Sevgililer Günü olmuş.
Emperyalizmin sermayederleri de, tarihteki bazı örnekleri kendi lehimize nasıl döndürebiliriz deyip, bir kültür ihracı ile bu günleri tüm dünyaya çok güzel yaymışlar.
Şimdi de her yıl bu günler geldiğinde bu akıllığının meyvelerini kasalarına milyon dolarlar koyarak dolduruyorlar.
Biri annesini çok sevmiş ve her gün mezarına çiçek koyduğu için annesinin öldüğü günü ANNELER GÜNÜNÜ ilan etmişler.
Biri karısı ölüp çocuklarına sahip çıktığı için BABALAR GÜNÜNÜ ilan etmişler.
Diğer taraftan da, bir lotaryodan çekilen kızların isimleri ile Aziz Valenti’nin ölüm günü aynı güne geliyor diye SEVGİLİLER GÜNÜNÜ ilan etmişler.
Olan o günlerin saçma sapan adetlerini bugün yaşamakta olan insanlarına olmuş.
Asgari ücretle ve biraz daha fazlasına çalışan insanların, annesine, babasına ve sevgilisine bir hediye alması kolay mı?
Şimdi hemen bazılarımız hediye almasına gerek yok, hatırlasın gidip annesinin, babasının elini öpsün ve sevgilisinin de yanağına bir öpücük kondursun yeter diyenler çıkacaktır.
Kazın ayağı hiç de öyle değil, onlar hep sözde kalıyor ne yazık ki, annenizi ve babanızı geçtim hele bir sevgilinize hediye almayın da göreyim sizi. Bırakın ananızdan emdiğiniz sütü, damarlarınızda gezinen tüm kanı çeker sevgiliniz.
Burada kadın erkek hiç fark etmiyor. Herkes hediye bekliyor. Benden hediye bekleyenler ççoookkkk uzun yıllardan beri hala bekliyorlar. Ama bekledikleri yerden tren geçmiyor ne yazık ki.
Hediyesiz sevgiler, aşklar ve saçma sapan günsüz yıllar dileği ile.
Seveceksen Aşkının Çıplaklığıyla Sev.
NOT : Resim google.com.tr den alınmıştır.
Risk al, guclu kal.
demis Leo F.Buscaglia .. Ne de guzel demis.
yine de yetişemiyorum ey aşk,
omzunun hizasına.
çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin
nereye konsam geri sayım başlıyor
kurcalıyor beni bir çırağın elleri
ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni…"
$imdi bir sahil kasabasinda, $irin bir pansiyonda tek basima kalip kafa dinlemek vardi ahh ahh..
Duygu Sömürüsü!

Varta(II)
vARTA(II)
Yalansız Geçen Hayatın Sonunda, Ünlemlerin Trafiğinde Sıkışmış Bir Kadın
Larisa, türküleri, yıldızları ve yeşil otları çok severdi. Sigara onun en büyük ilgi alanıydı ve bir baca gibiydi. Sigara veya tütünden konu açılınca onu tutabilene aşk olsun. En nefret ettiği şey ise antipsikotik ilaçlar ve bitmek bilmeyen psikoterapilerdi.
Sabahları gözlerini aniden açıp günün doğuşunu izlemek kadar keyiflisinin ne olduğunu kim bilir kaç kez düşünmüştür fakat onun için en keyifli yanı güne başlaması değil güneşin doğuşunu izlemekten kendini alamamaktı. Kaç mevsimdir güneşin doğuşunu kaçırmadı ve kaçırmaya da niyeti yok. Ardından kızartılmış ekmekler, çok az tereyağı, türlü türlü reçeller kadar doyurucu ve kendi deyimiyle bir o kadar da sağlıklı bir kahvaltı vazgeçilmezdi, kendini formda tutuyormuş. Sevdiği ise onun o kadar zayıf olmasına şaşıp kalıyor.
Ardından bir cehennem anı yaşanıyor: antipsikotik ilaçlarını almak. O esnada ağzından bir küfür yükseliyor sonra ise kısık bir sesle “zehir içsem bundan daha iyi” cümlesi. İlaçlar boğazından geçerken ölüm yanaklarına çarpan güllere dönüşüyor.
Şu illete yakalandığından beri yeni birileriyle tanışması çok riskli olarak görülüyordu. Ama söz dinleyen kim. Sırılsıklam aşık olmuştu bir kere.
Bundan sonra her şey değişmişti. Bir yandan çok mutluydu fakat bazı zamanlar donuyordu. Hep aynı yöne bakıyor ve bazı şeyleri çabuk unutuyordu. Karşılıklı konuşmalar sırasında kendi uydurduğu sözcükleri de araya sıkıştırıyordu. Bazı kelimelerin ardından kafiyeli konuşmasını saymazsak henüz hareketlerinde bir bozukluk yoktu. Bir gece çok şiddetli geçmişti. Sanırım ilkbahar erken gelmişti. Mayısın başlarıydı ve iki gün önce yağmur her taraftaydı. Aynanın karşısına geçti ve sürekli kendine donmuş bir şekilde bakıyordu. Aradan çok zaman geçti, o hâlâ aynanın karşısında. Birden bir gürültü. Ayna parçaları her yanda, kimisi ise yere yeni düşüyor. Sonra bir çığlık olabildiğince tiz bir ses. Ardından ağlamalar, sonrasında ise hiçbir şey hatırlamadığını söyledi. Galiba bayılmış. Sevgilisi hemen eve geldi ve tüm gece başında bekledi.
Sonraları ise herhangi bir değişiklik olmadı. O yine sigarasını içiyor ve sevgilisiyle bolca vakit harcıyordu. Kendine ahmak zannettiren terapilere gitmeyi aksatmıyordu. Sinemalara, adını pek takmadığı bir kafeye, kendinden geçtiği dinletilere ve hoş resim sergileriyle zaman geçiriyordu.
Yine bunlardan bir kaçını yaptığı bir günün bitmesine yakın sevgilisi onu evine bırakmıştı. Adamın adı garip bir şeydi. Sersemin teki. Ama onu niye çok sevdiğini bir türlü anlayamamıştım. Sevgilisinin yüzüne mutlulukla gülümsedi. Evine girdi ve sevgilisinin uzaklaşmasını bekledi. Ardından dışarı çıktı ve sarı sokaklarda tok, öfkeli, dehşetli ve hüzünlü bir ses tonuyla naralar atarak, koşarcasına uzaklaşmaya başladı. Böylelikle evlerden, türkülerden ve yeşil otlardan ayrıldı. Saatler sonra evlerle çevrili bir kabristanda defni tamamlandı. Sevgilisini orda gördüğümde adını sordum “Bruno..Larisa’nın Bruno’su…” diyerek hıçkırıklara boğuldu, feryadı figan etti, derken ağlamasını bitirdi. O günden sonra yüzünü görmedim zaten..
(bknz: VArTA(I) http://1milyonkalem.blogspot.com/2010/01/vartai.html)
formspring.me
bana sorun
http://formspring.me/rahatyazar
sana reply yapıldığında cevap veriyor musun? vermiyorsan neden vermiyorsun?
genelde herkese cevap veririm. listemde çok kişi varsa bazen zor oluyor. cevap veremediysem bile dikkatle okumuşumdur.2 hours ago
Çok yakışıklı olduğunu daha önce söyleyen oldu mu? by jolietjake
olmuştur bazen diyorlar:)3 weeks ago
İnternette bayan yazarlar hakkında ne düşünüyorsun, sence nasıl yazmaları doğrudur? Bayanların internete olan güveni ve rahatlığı sence eskiye göre nasıl? by seval
İnternette çok rahat yazan bayanlar kimliğini gizleyerek yazıyor. Açık kimlikle ilişkilerini vb. özel durumlarını anlatan bayanlar çıksa olay olurdu zaten. Şimdi kişisel konularda yazan bayan bloggerların hepsi birbirinin kopyası gibi. Fakat eskiye göre sayıları artıyor. Önemli olan özgün olabilmek.4 weeks ago
Adnan Şensoy neyin oluyor? :D by yejades
tanımıyorum öyle birini. Ferhan Şensoy ile de bir ilgim yok:)5 weeks ago
bi gün rahat yazmazsan değiştirirmisin blog ismini?
Her gün rahat yazdığımı kim söyledi?5 weeks ago
Neden Rahat Yazar ismin? Çok mu rahatsın yazarken ondan mı:) by damatferit
Tam tersi. Rahatyazar lafı espri olarak kaldı. Eskiden kimliğim gizliyken aldığım nickti bu. Bazı eleştrilerim ve isim vermeden yaptığım yorumlara "rahat" diyebiliriz sadece.5 weeks ago
sana kim neden soru sorsun
Güzel soru! Belli okuyucu kitlesi olan bir blogum var ve okuyup da detayını merak ettikleri durumlar olabiliyor. Şu cümlen bile başlı başına soru işte. Benim sana sen kimsin ki? demem gibi:)5 weeks ago
kaç yasındasın ve sevgilin var mı?
90 doğumluyum, sevgilim yok. Olması için bir çabam da yok:)5 weeks ago
severek takip ettiğin bi kaç blog ismi söyler misin desem? by mrsbaros
PuCCa Günlük, hastalardanöğrendiklerim blogu ve sen varsın tabiki:)5 weeks ago
niçin blog yazıyorsun?
başkalarının hayatını okumak keyif verince, ben de yaşadıklarımı ve düşüncelerimi kayıt altına almak istedim.İÇİMİN GİTMELERİ

Aynı kelimelerden aynı cümleleri kuruyorsun ama hepsi başka bir dile ait. Duydukların beklediklerin aslında ama nedense anladıkların değil çoğu zaman. Aynı gözlerden ayrı ayrı hayatlara bakıyor buluyorsun kendini bir süre sonra. Bildiklerinle yanılmaya, yanılgılarınla yaralanmaya, yaralarınla sanmalara varıyorsun. Kaybolmaya müsait zamanlar arıyorsun kendine, zaman bile bilmezden geliyor, kaybolup gidiyor, unutup duruyor, tanımayıp yok sayıyor ama sen hep aynı zamanda, aynı yerde, aynı şekilde kalıyorsun. Bitiyorsun.
...
Bittiği yerde yeniden başlıyor aslında farkında mısın?
Henüz duymadıklarına dair özlemler biriktiriyorsun içinde farkında bile olmadan. Görmediklerine bırakıyorsun gözlerini geldiklerinde rastlamak için, henüz dillendirmediğin sözlerini yeni diller için ayırıyorsun. Akılsız yüreğinle yüreksiz aklını barıştırmak için çabalıyorsun içten içe. Bir yanını diğer yanından saklayıp da bazen, içinde yine, yeni ve yeniden umut büyütüyorsun. Küçük küçük işaretler buluyorsun kendine; bir gökyüzü mavisine, bir çocuk gülüşüne, bahar yeşiline, bir dost sesine, hayatın kendisine kanıyorsun. Başlıyorsun.
...
Koca bir arafta yaşıyorsun aslında sen ve diken gibi batıyor kokusundan vazgeç(e)mediğin yalnızlığın farkında mısın? Oysa ne varsa içinde hepsi hayat, her şeye rağmen sadece hayat...
Gazete başlıklarını dinliyorum!
Gazete başlıklarını dinliyorum!
Sabah gazeteleri dinliyorum, gözlerim uyku sersemliği içinde! Bilincimin ne kadar açık olduğunu ise, dikkat kesildiğim haberlerden öğreniyorum! Her ne kadar kulaklarım ile duymuş, ekrandan gazete görüntüsüne bakmış olsam da, öğlen saatlerinde kağıt üzerinde de gazeteyi görmem yüzünden, dikkatimi tamamı ile oraya da yönlendiremiyorum!
Sabah gazete okuma yerine, gazete dinler konuma geldim. Gazeteler, köşe yazarları okunuyor. Her kanal kendisine göre köşe yazarını okuyor, kendi grubunun gazetesinin başyazarı, onlarında ilk okuduğu yazardır. İçeriği önemli değildir, kural konmuş, okunur! Adam saçmalamış, saçmalamış önemli değildir, ondan sonra gelen o grubun yorumcuları da, o yazardan alıntı yapar konuma gelmişler.
Gazeteler okunuyor, köşe yazarları okunuyor, daha sonra Ankara temsilcilerinden gündeme ait görüşler alınıyor. Ortak yön ise, görüş bildiren, kendi düşüncesini ve yorumunu ortaya koyarken, politikacılara ve gündem belirleyenlere akıl veriyor konumda olmalarıdır. Ben onun yerinde olsa diye başlayan cümleler. Onun yerinde değilsin be adam, sen gazetecisin ve haberi gazeteci gibi yorumla diye bağırıyorum ama camdan öte tarafa gitmiyor. Ne kadar çok akıllı gazetecimiz varmış! Gazetecilere verin ülkeyi, dümdüz yaparlar!
Gazeteci, gazeteci olmaktan çıktıktan sonra ne hallere düştü? Yorumcu, sonra namlunun ucundan bakan embedded konuma gelmiş. Katil, hedef aldığı yöne nasıl namlusunu dönderirse, gazeteyi silah olarak gören işadamları da, gazeteciyi de namlu gibi hedefe rahatlıkla döndürebilmektedir! Gazeteci, iş takibine alıştı, çünkü patronu gazeteci değil, iş adamı. Patron için, gazetenin kar etmesi veya yüksek verdiği maaşı hak ettirmek için, gazetecisine görev verebilmekte ve ihale peşinden koşturabilmektedir.
Bazı gazeteciler, patronlarından aldığı maaşı düşük bulup, yaptığı haberlerden para talep edebilmektedir. Haberlerin içinde, bir tarafa övme ve göklere çıkarma varsa, düşünüyorum ki, oradan bu gazeteci nemalanmış ya da haber merkezinden biri haberi değiştirerek, o nemalanmıştır! Gazeteci haber kaynağından olaylara bakar olmuş konumdadır. Bağımsızlık, ‘işini bilenlerin’ çoğalması ile ortadan kalkmıştır.
Sabah haberlerinde, mizah var, ders verir gibi konuşmalar var, bir de izleyicisini aptal görenler var. Her konuda bilgi sahipleri ki, her sabah o engin bilgilerini bizim ile paylaşırlar. Bize yorum yapma hakkını bile çok görürler, çünkü en doğruyu, en iyi şekilde anlatanlar onlardır. Onlar hem ilericidir, hem muhafazakardır, hem Kemalist’tir, hem demokrattır, hem liberaldir hem diye devam eden sonsuz sıfatları içinde barındırırlar. Gündeme de uygun kimlik takarlar, şartlara uygun tavır alırlar ve hep orada kalırlar.
İşini bilen gazeteci, dış gezilerini de devlete yüklerler. Haber peşinden gider gibi devlet büyüklerine yapışılar, yapışamazlarsa zorla davet ettirirler kendilerini, nüfusları ona yeter! Boş götürdükleri bavullarını, dolu getirirler! Haberleşmeyi gazeteye yüklerler, her türlü fatura haber için şişirilmiştir. Yurt dışından eşe dosta kart gönderme yerine, bir alo demek daha keskindir. Alooo ben şuradan arıyorum demenin keyfi başkadır. Devlet büyükleri kaçamak yapmazlarsa, gazeteci çevreyi görme bahanesi ile kaçamak yapar! Her kaçamağın macerası da öteki geziye kadar, iş arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatılır! Alış verişi haber masrafı olarak gösterir, her şey kağıt üzerinden kazanılır.
Gazeteci kağıt üzerine yazdıkları ile hayatına biçim verir! Bir de dijital ekrana! Teknoloji gazetecinin elinden kağıdı aldı, daktiloyu müzeye kaldırdı, klavye üzerinden düşüncesini yazar konuma soktu. Şimdi klavyede kalkıyor, ekrana dokunarak yazılacak!
Bazı gazete yöneticileri ise, hayatlarında binemedikleri arabalara, ulaşım araçlarına bu farklarını iyi kullanarak binerler. Deneme sürüşü gibi, her gün araba değiştiren yayın yönetmenlerine bizim basın içinde görülmeye başladı! (elbette bazı medya patronları ve yöneticileri de araba değiştirir gibi yatağına aldığını değişmektedir. Genç, güzel ya da yakışıklı, fantezisine yanıt verenler, ekran önüne çıkmayı hak etmiş olurlar!) gazeteci dediğin işini bilen, kuşanan ve çapkın olarak yaşayandır! Gazeteci çapkın olmazsa, o çılgın haberleri nasıl ortaya çıkaracaktır! Gazeteci gereğinde çok bağıran, gereğinde yumruk atan kahramandır. Gazeteci toplumu değiştiren dönüştüren görülmez kahramandır! Süperman gazeteci değil miydi?
Bizim süperman gazetecilerimizi her daim tartışma programlarında görüyorum! Gazetecilik gerçekten neydi, göreniniz var mı? Eşi dostu sayesinde bir yere gelenler, şimdi o koltuklarından olmamak için kendilerini ulaşamaz kıldılar, bu sayede farklı olduklarını ve akıllı olduklarını tüm izlercilere göstermiş oluyorlar! Arada biz nasıl adam oluruz gibi soru sorarlar, adam olmadıklarını bildikleri için ama onlar o adam olmayan kesimin içine kendilerini koymazlar! Kim koyar ki kendisini, batan gemide ilk denize düşen konumuna? Bütün gazeteciler süperman değil ama bazıları süperman olduğunu sanıyor! Arada görüyorum, telefon kulübesi arayan gazeteciyi!
Gazetecilikte dış görümünde önem kazandı, bilgi değil, saçını arkaya atabilenler ekranın gözdesi, birinci sayfanın müdavim röportaj ustası olabiliyor! Gazeteci mankenler, poz verenler çoğalması tesadüfi mi dersiniz? Önce gazeteci, sonra poz veren!
Gazeteci işini bilendir! Akıl veren, işini bilecek değil mi? Basın ilkeleri vardı değil mi bir zamanlar?
Hariçten Gazel : Sabah kaldırışları..

yer: Ayvalık
saat 7:30 suları..
- fethi..
-uyuyoruum !..
-Oğlum kalk artık, geç kalacaksın.
-Ya bi' gitsene?
-Fethi, hadi kalk yavrum, bak geç kalacaksın, hadi yavrum.
-Ya bi' gider misin acaba?
-Fethii..
-Nee!!
-Oğlum hadi.
-Ya ne "oğlum da oğlum" ya!.. Gitmiyorum ben..
-Ama matematik varmış bugün bak 3. saat, sık dişini evladım bak son yıl,bitiyor.
-Banane yea Matematik, sistem yanlış bi'kere..
-Ne diyosun oğlum hadi kalk ya..
-Eğitim sist.. Ya bi' gitsene kadın ya, iki saattir offf!..
-Bak daha da söylemem,kalkamazsın da gidemezsin de.
-Ya anneanneciğim, bi'tanem.. Git yahu!!
(Anneanne, içinden saydırnmaya başlar..)
-Lanet..Vallaha bu çocuk lanet..Bak şuraya yazıyorum (Yazdığı yer masa lambasının tepesidir,hiç şaşmaz.), bundan adam olursa herkesten olur..
(Anneanne dayanamaz.Son gayretini kullanır ve vurucu cümlesini söyler. Bu cümle ki, 10 yıldır hiçbir engele uğramadan her sabah "hayırsız torun"a söylenmektedir.)
-Sabah yatmayı bilmiyorsun, akşam da kalkmayı!..
(Cümledeki yapı bozukluğunun farkına varır ve hiç üşenmeden düzeltir.)
-Akşam yatmayı sabah kalkmayı!..
(Hayırsız evlat, ani bir refleksle kalkar.)
-Günaydın anneanneciğim!..
(Umutsuz vak'a hayırsız torun, şuurunu kazanmış bir şekilkde kalkar yataktan. Anneannesini küstürmüştür ancak bu durum her sabah tekrarlandığı için üzerine düşünmez bile. Neşeli bir halet-i ruhiyeyle banyoya girer, ve başlar seslendirmeye en nadide parçaları..)
-Kimseeyee eetmemmm şikayeett..Dırıdırırım.. Anne!!! Saat kaaç?
-Her halükarda geç kaldınız Recaizade Fethi Efendi..
-Uff, şu okul da bitmedi yeaa.
(Anneanne durduramaz kendini, kulak verelim iç sesine..)
-Olmaz.. Yok, vallahi olmaz.. Bu çocuktan adam ol-mazz..
(Yüksek dozda yüzsüzlük davranışları sergileyen çocuk, adeta bir pazar sabahını yaşamaktadır;zira ruh hali bunu koyar ortaya.)
- Kim söylemiş benii, Süheyla'ya vurulmuşum diyee.dırıdırıdınnn.. Bak bu güzel şarkıymış, bunu önereyim acur okuyucuma.
(Sona yaklaşılmıştır,hayırsız evlat okuluna doğru yol alır.. O sırada evde, muhtemel ihtimal son sözlerle konu kapatılacaktır bir sonraki gün tekrar açılana kadar.)
-Ben anneannelikten istifa ediyorum! Sen kaldır oğlunu artık. Kusum ona. hıh..
(O sırada hayırsız evlat..)
-Deniz ve mehtaappp.. Sordular senii neredesinn? Dırıdırım...
''B''
Bu (ki bu burda lüzumsuz kullanılmış farkındayım ama idare edin )dünyadan göçüp gidersem dünyanın her yerini gezip göremediğim için gözüm açık gidecem :P (tamam yaa neden çürük yumurta atıyonuz başıma ,biliyorum herkes görüp gezmek ister dünyayı uff be size de bişey denmiyo insana bi hayal de kurdurmuyorsunuz :P )
Bir gün kendime minicik ufacık şirin mi şirin bir kitapevi açmak istiyorum ,müşterilerime kitap okuyup kahve içebilecekleri bir kaç masa da koymak istiyorum...Hayalin büyüğü küçüğü olmaz ;) Benden hayal etmesi, Rabbimden gerçekleştirmesi...
Bebekler ve zihinsel engelliler dünyadaki melekler, değerleri bilinmeli...diye düşünüyorum..çünkü birtek onlar bu dünyanın kötü havasından bihaber yaşamaktalar...
Bu postta burda biter...yazacak cümleler çok da insanların kafasını şişirmekten kaçınmak gerekir ;)
Gizli Oturum - Tiyatro
Yazan: Jean Paul Sartre
Yönetmen: Ergün Işıldar
Sahne Tasarımı: Ergün Işıldar
Kostüm Tasarımı: Gamze Kuş
Işık Tasarımı: Özcan Çelik
Oyuncular
Ece Okay
Özge Özder
Emre Narcı
Osman Gidişoğlu


Eksik
Benim sana giydirdiğim elbiselerin;
Kumaşı epik,
Dikişleri histerik…
Söyle seni başka nasıl sevebilirdim ki,
Gerçek halin çıplakken,
Ve de eksik…
Görsel: Deviantart
SENİ SEYREDERKEN
GÜL YÜZLÜ SEVGİLİYE -17
Yaratanın en güzel eseri, sen doğmayacak olsaydın alemleri yaratmazdım dediği, var oluşunun şerefine bütün bir alemi hediye ettiği, Allahın Habib-i Kibriya’sı ve kainatın gözbebeği. Tekmil meleklerin gıbta ile baktığı halk edilenlerin en hayırlısı. Sana salat ve selam olsun ey iki cihan güneşi. Senden şefaat dilenenlerin en sefiliyim ben. Belki de işini yapan küçücük karıncalar kadar bile hak etmiyorum şefaatini, yine de umuyorum. Bana da şefaat eder misin ey gül yüzlü sevgili sultanım.
Kocaman engin çölleri cennete çeviren, ağlayan devenin gözyaşlarını silen, Muhterem Nebi! Senin zamanında yaşasaydım da küçücük bir çocuk gibi tutsaydım elinden. Otursaydım önüne de sahabe gibi dinleseydim, dinleyebilseydim o tatlı sözlerinle yaptığın tebliğlerinden. Kendi aleyhine bile olsa, ucunda ölüm kapıda bile olsa asla yalan söylemeyen dilinden, duyabilseydim bir kez olsun ben aciz ve biçare kula da ümmetim dediğini.
Gözünü sevdiğim, rabbine yönelen özününü sevdiğim, yılanı deliğinden çıkarırcasına tatlı ve dosdoğru sözünü sevdiğim. Kevser havuzunun başında senin ile bulunup, o mübarek cennet suyundan bir yudum içebilecek miyim? Ya da o Kevser suyundan başıma bir damla su damlar mı acaba.
Ben hiç fark etmiyor da olsam, daha dün gibi doğdum diye hatırlar olsam da, ömrüm tükenmekte ve saçlarıma ak düşer olmuş, belki ölüm ensemde, kalbim ve gönlüm bunlar boş ve geçici heves dese de, gözüm hala aldatıcı ve fani dünyanın nimetlerine kavuşmak arzusundadır. Oysa bilirim son surat koşmalıyım o erişilmez aşka.
Bedenim parçalanmış, her bir yerimde sorun, midem de yara, burunda yara, gözlerimin feri sönmüş bakarım odaklanmış cam parçalara. Dile kolay yirmi sene içmişim leş kokar ve nefes darlığından başlayıp, kansere kadar götüren sigara. Vuslata erme sevdamı kurtaramadım, sen yol göster yabancı gölgelerden götür beni uzaklara gül yüzlü sevgili sultanım.
Hani kardelen çiçeği karda açar da göğe doğru uzanır ya kendince, bende günah kar yüreğimle senin peşinden rabbime doğru uzanmak istiyorum. Zemheri de soğukta üşüyen beden misali, günahların altında ezilen ruhum der ki kardelen çiçeği kadar cesaretin olsun da günahlardan kurtul ve tövbe et. Kış gününde ayazda kalır gibi günahların arasın kalma, bir an önce kurtul onlardan der ruhu. Kör şeytan ve nefis belası bırakmıyor ya Rasulallah tut elimden ve kurtar beni bu nefis belasından. Vuslatın ucu ölüm olsa da, hasret ve özlem çekmekte zor gül yüzlü sevgili.
Ben yolumu çoktan seçtim. Günah kar da olsam, hatalarla dolu da olsa hayatım benim yolum senin yolun. Sensin benim tek önderim. Sensin benim tek yol göstericim. Varsın birileri senden kaçmak ve seni bize unutturmak için başka ve sahte önderler arasın. Selam sana nebilerin en yücesi. Selam sana insanlığın yol göstericisi. Selam sana cennet bahçelerinin en değerli incisi.
Feyzullah Kırca
Akbaşlar köyü / Dursunbey
Sevgimetre'nizi çöpe atın

Beni böyle sev seveceksen diyebilir misiniz? Ya da iletişimlerinizi sevgi var aşk yasak diye sınırlandırabilir misiniz? Az sevdiklerim çok sevdiklerim. Uğruna riski göze aldıklarım yanında dünyayı umursamadıklarım canımı verebileceklerim gibi bir kategorize etme şansınız var mı?
Sevgimetre'nizi de en kısa zamanda çöpe atın...
08 Şubat 2010
Html ile resim galerisi oluşturalım
''A''
Ailemizin değerini bilmek...BU konuda çok şanslıyım...Binlerce şükür Yaradana!
Ağaç dikmek (ki en son ilkokulda dikmiştim ağaç ''ne ayııııp '' )utanıyorum bundan ..tüü bana ;)
Az konuşup çok dinlemek...ooof ooff...Susmayı çoğu zaman başarsam da bi
konuşmaya başladım mı eyvahlar olsun ;)
Aklını ve kalbini doğrudan yana kullanabilen insan olmak zordur çok emek ister...En azından gayret etmekte fayda var...
Armağan vermek çok güzel..kıymetbilense eğer hediye aldığınız...
Arkadaşların fazla olması hoştur da bir de bazen sıkılmasanız onlardan...
Akıllı olmanın kriteri nedir hep merak etmişimdir...
Amannn bee ..diyebilmek...Bazen gerekli...
Aşure iyi gider aşureye dönmüş hayatları izlerken...
Afrikayı merak ediyorum, gitmek istiyorum ,görmek istiyorum sonra da hemen geri dönmek istiyorum ;)
Acı haber ve acı söz yerine acı biberi tercih etmişimdir ;) (herkes gibi)
Açık sözlülük...güzeldir hoştur da, ahh birde kalp kırmadan uygulayabilsek!
Adalet sağlamak...Kendini kayırmakla mümkün olmuyor malesef...
Aslını unutmamak,haddini bilmemeyi getirir ,haddini bilmemekte ukalalığı...
Aslına bakarsanız herkes çok iyi herkes çok kötü...iyi ve kötü hepimizde varolan...önemli olan oranlar değiştiği zaman ağır basan hangi taraf ...Hepimiz bazen çok iyi bazen de kötü olabiliriz...Herşey elimizde (ya da beynimizde )
Allahım! Kendimden en nefret ettiğim zaman... yeni şeyler öğrendiğim ama uygulamakta tembellik yaptığım anlar...Bu tembellik beni öldürecek...
Anlatabildiğim kadarım karşımdakinin kalbinde...Aslında beni benden iyi tanıyan olamaz hiç kimse...
Ama ben bunu tahmin ediyordum yine sıkıldım yazmaktan ;)
Allah biliyor ya bu aralar bi garibim dünyaya daha yakın gözlerle bakmayı mı seçiyorum ki kendimden uzaklaşmaya başladım ...
"insan"

bugün buldum onu..bugün yağmura aldanmadan sağa sola bakarak yürüyen, ıslak saçlarıyla beni büyüleyen onunla tanıştım bugün... ama o baktı mı bana bunu zaman gösterecek. önümde yürüyordu, yağan yağmura inat topuklu ayakkabılarıyla..sonra ansızın yere düştü ve sanki hiç birşey olmamış gibi aldı topuğunu yerden, ıslanmıştı ama olsun üstünü düzeltti ve sonra bir ayağında topuksuz kalmış çizmesi ile yürüdü hiç bir şey olmamış gibi rahat..
büyüsüne kapıldım sanki, sürüklendim ardı sıra, tutuverdim şemsiyeyi başına. bana bakmasını beklerken, kafası dönmedi bana, gözleri süzülmedi sağa sola ama şu cümle çıkıverdi ağzından; "şu kadar yolu tek başınıza kocaman şemsiye ile yürüdünüz de şimdi neden şemsiyeye ihtiyacım olduğunu düşündünüz?" o an utanıverdim elimdeki kocaman şemsiyeden bu kadar geç kalmış insanlığımdan...yanımdan geçen yaşlılar, çocuklar, çocukları kucağında ıslanmakta olan anneler, bebekler o an fark ettim ben rahatsam dünya rahat varsayımımı, en temel hatamı....
bende dedim ki ona "geç kalmış olsada insanlığım izin verin de ölmesin insan yanım, tutuvereyim şemsiyeyi yolunuza kuruyun sizde o arada". bunun üzerine döndü yüzüme, baktı yüzümün arkasından yola ve gösterdi bana karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaşlı bayanı ve deyiverdi "hadi fırsatınızı değerlendirin". bunun üzerine Azize Teyze'yle tanıştım, yürüdüm onunla evine. dönüp baktım karşı yola ama o çoktan gitmişti yoluna..keşke sorabilmiş olsaydım ona adını gerçi söylemediğim iyi olduğu ona adımı. bakarsın günün birinde yollarımız kesişir gene, bakarsın belki o gün yağmur yağar gene, bakarsın yağmurdan ıslanan kimse yokmuş sayemde....
Kurallar...
Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık.
Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı.
Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk' ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
- Yirmiikinci Kural:
Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur.
Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur.
Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.
- Yirmiüçüncü Kural:
Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret.
Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için.
Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar.
Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıktan uzak dur.
- Yirmidördüncü Kural:
Mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi,
atttığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir.
İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.
- Yirmibeşinci Kural:
Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama.
İkisi de şu an burada mevcut.
Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında.
Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
...
Bir karakter özelliği olan inanç; din-dindarlık sözcükleri arkasına sığınılarak, özel bir inanma biçimine dönüştürüldüğündendir ki, bu kokuşmuşluk hızla insanlığın sonunu hazırlamaktadır. Sonun başlangıcı olarak gelinen bu noktadan bakıldığında görülmeli ki; varoluş bu kadar kolay hazırlanmamıştı.
Aslolan nedir?
Tekerleme Tadında Seviyorum =)

Seviyorum kendimi
Yeni Sol Kurulamadan Dağıldı

YENİ SOL DİYE BİR OLUŞUM OCAK AYININ SONUDA PARTİLEŞME DİLEKÇESİNİ YETKİLİ MERCİLERE VERECEKTİ.
OCAK AYININ SONLARINDA BİR SES ÇIKMAYINCA BENDE MERAK ETMEYE BAŞLAMIŞTIM Kİ, KURULMA AŞAMINDAKİ YENİ SOL PARTİNİN TARTIŞMALARI İÇİNDE YER ALAN VE YENİ SOL İLE BİRLİKTE PARTİYİ KURACAKLARINI AÇIKLAYAN "10 ARALIK HAREKETİ" BUGÜN BASINDA ÇIKAN HABERLERE GÖRE YENİ SOL İLE İLİŞKİLERİN KESMİŞLER.
VE;
“Ocak başından itibaren katıldığımız toplantılar ve yürüttüğümüz müzakere sürecinde gelinen noktada; umudumuz ve amacımız olan yenilenme, bileşenlerin süreç içinde kendilerini aşması yoluyla oluşturulabilecek yeni bir dayanışma ve paylaşma anlayışı, arkasından da güçlü bir bütünleşmeye ulaşılması olanağının tüketildiğini düşünüyoruz. Bugünkü tablodan, kendi içinde grupsal tutum ve davranışları aşarak güven ortamı yaratmış, ilkeli, tutarlı ve geniş kitlelere umut-güven verecek iktidar adayı bir partiye ulaşılması umudunun yitirildiği sonucuna vardığımızdan, bu süreçte daha fazla yer almayı ve sorumluluk taşımayı doğru bulmuyor, partileşme süreci görüşmelerinden çekiliyoruz.”
DİYE BİR AÇIKLAMA YAPMIŞLAR.
BAYILIYORUM ŞU KENDİ SOL OLARAK ADLANDIRAN İNSANLARIN, AMİP GİBİ ÇOĞALMALARINA.
BU ARADA UFUK URAS NEREYE GİDERSE ORADA BİR AYRIŞMA OLUYOR, BU DA DİKKAT ÇEKİCİ GELDİ BANA.
Asil, asilliğini bilse
Türkiye’de bazı kavramlar nedense yerli yerine oturmuyor. “Asil” ve “vekil” de bunlardan birisi. Elbette ki buradaki asalet ve vekâlet kamu kurumlarındaki yöneticiler anlamında kullanacağım, yoksa siyasetle alakalı değil.
Siyasi partiler, her dönem iktidarın “kadrolaştığını” söyler. Bunun için de kamu kurumlarının “vekil” idarecilerle yönetildiği suçlamasını yapar.
Hafızam beni yanıltmıyorsa merhum Bülent Ecevit zamanında açılan bir sınavla “asil” yöneticilik şansı getirildi. Böylece kurumlar vekâletle yönetilmeyecek, koltuklarda “emaneten” oturma dönemi bitecek, yetki alanlar “yarın koltuğumdan olurum” endişesiyle kimseye boyun eğmeyecekti...
Güzel bir düşünceydi...
Çünkü her ne kadar “vekil” de olsalar yıllardır oturduğu koltuktan bir türlü kıpırdatılamayanlar da vardı...
“Gelen ağam, giden paşam” diyenler, “her devrin adamı” olduğunu her fırsatta kanıtlasalar da “mahir” olduklarından siyasiler bile her daim “bizim adamımız” diye dokunma gereği bile duymadılar, bazen de “dokunamadılar” bile…
Sonra kamu kurumlarında tahsili ve birikimi yeterli olanlar açılan sınavlara başvurdu, “asalet” aldılar.
Bu defa da aldıkları asalet “padişah mührü” gibi bir kazanıma dönüştü ve asla oturduğu koltuktan kalkmadı/kaldırılamadılar. Buna mukabil de “kayda değer bir şey üreten”in de sayısı çok az oldu.
Derken “ara dönem” denilen zamanlarda, yani bir amirin tayini çıktığında yerine yenisi atanıncaya kadar vekillerle idare ettiler. Koltuğa oturan vekil idareciler “emaneten” oturduklarından çok faydalı olamadılar.
AK Parti iktidarında “kadrolaşıyorlar” suçlamaları yine ayyuka çıkınca bu defa “asil” idarecilerin sayısı sınavla arttırıldı...
Ve bugünlerde tüm okullara “asil” idareci atanıyor...
30 yıldır koltuğuna gömülüp, beş paralık iş yapmayan, buna rağmen de kendisini dünyanın en iyi idarecisi sananlar daha önce aldıkları asaletin keyfini sürüyor...
***
Aklıma çok eski bir başkaldırı hikâyesi geldi...
Bir mahalle camine sevilmeyen bir imam atanır...
Cami cemaatine hiç bir şey vermeyen, deyim yerindeyse “namaz kıldırma memuru” olmaktan öte bir bilgi aktarmayan, kendisini yenilemeyen, camisine bakmayan, cemaatle iyi bir diyalog kuramayan bu imamı herhalde diyanet de unutmuş olmalı ki 30 yıl o camide görev yapmış.
Cemaat, sevmediği halde günde beş defa imamın arkasında namaza duruyor, namaz sonrası görüyor, bir sonraki gün yine aynı şekil devam ediyor.
30 yıl sonra cemaatin canına tak etmiş olmalı ki, Müftülüğe isyan bayrağı çekmişler; “Biz bu imama mahkûm değiliz” diye...
Müftülük de 30 yıl sonra imamın “işe yaramadığını” anlayıp, bir başka cami cemaatini cezalandırmış(!)
Emekli olmak da işine gelmediğinden, imam bu defa başka cami cemaatini isyan ettirene kadar görev yapmış...
***
Birkaç yıldır “vekâletle” yönetilen okulları ve bazı kurumları ben de herkes gibi izliyorum.
Kuru bir binayı, “bilgi dolu” bir bina haline kısa sürede getirenler, öğrencilerin ve öğretmenlerin “Gönlünün Fatihi” olanlar, vekil olduklarına bakmaksızın öğrencilerin çok iyi derece almasına, güzel okullar kazanmasına neden oldular...
Nasıl aldıkları bilinmez ama “fi” tarihinde, “dayısına” güvenerek aldıkları “asaleti” “anasının ak sütü” gibi “helal” sanan idarecilerin okulu ise resmen dökülüyor, eğitim yerlerde sürünüyor.
Şimdi vekiller, “asiller geliyor” denilerek “marş marş” eski okullarına gönderildi...
30 yıldır adeta koltuğuna gömülenlerse daha sıkı sarılmaya başladı, Temmuz’da bir başka okulun başını yakmak üzere bekliyorlar...
Yeni asillerin ne yapacağı şimdilik belirsiz, belki daha da başarılı olurlar. Peşinen karar vermek yanlış olur.
Ama kısa sürede bazı okulların yerlerde sürünen dereceleri ve okullarının durumu göz önüne alındığında, “keşke bütün asiller bu vekiller gibi olsa” demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Kısaca sorun vekil-asil ayrımında değil, sorunun kaynağı görevi layık olana vermede...
Siz istediğiniz kadar dedikoduların önünü keseyim diye yeni yeni uygulamalar ortaya koyun, “beş kuruşluk bir fayda getirmeyen” idareciler vekil olsa ne olur, asil olsa ne olur?
Yanılıyorsam bugünlerde sosyal paylaşım sitesi olan Facebook’ta “Müdürümüzü geri istiyoruz” gruplarındaki artışa bir dikkat edin...
O zaman “vekil”in asilden daha iyi iş yaptığını anlayıp, “bu işte bir yanlışlık var” dersiniz.
Zaten asil, asilliğini bilse vekile ne gerek var?
Naif Karabatak
8 Şubat 2010
Yolculuk ve Sinema

Evet yine bir üniversiteden tatil için eve dönüş ve yine bir yolculuk yazısı.İlk yazıyı iki ay kadar önce Yolculuk ve Sinema adı altında yazmıştım ve başlığı bu yazıda da aynı tuttum.İlk yazıda bahsettiğim gibi yolculuk esnasında zor uyuyan,hatta uyuyamayan veya sıkıntıdan patlayan(tanıdık biri olmayınca) biriyseniz eğer en kısa yolculuklar bile bir eziyete dönüşebiliyor.İşte son dönemde iyice yayılmaya başlayan bazı otobüs içi tv-sinema sistemleri ile yolcuların kaliteli,rahat ve iyi bir yolculuk geçirmeleri eskiye oranla günümüzde çok çok iyi bir noktaya geldi.İlk yazıda izlediğim filmleri her otobüste bulunan(genellikle 2 adet) herkesin ortak izlediği küçük televizyonlaradan izlemiştim.
Gelelim bu yolculuğumda koltuklardaki küçük ekranda bulunan sinema kanalları içerisindeki filmlere;
Up İn The Air
İki Dil Bir Bavul
The Proposal
King Kong
Seven Pounds
Bunlar aklıma gelen filmler.Daha doğrusu adlarını bildiğim filmler.2-3 tane daha film vardı ama malesef adlarını bilmiyorum onların.Üç adet sinema kanalı var yukarıdaki filmler sırası ile oynuyor.Ayrıca sinema kanallarının yanında Atv,Kanal D,Star,Stv,Tgrt,Cartoon Network kanallarıda sistem içerisinde mevcut ve izleyebiliyorsunuz dilediğiniz an.Bunlara ek olarak bir de yol kamerası olayı var.Yol kamerası'nın görüntüsünü de önünüzdeki ekrandan izleyebiliyorsunuz.Gelelim benim ortalama 6 saat süren yolculuğumda hangi filmleri ve programları tercih ettiğime.
Sabah 11:00'da hareket eden otobüste yerime oturur oturmaz hemen açtım önümdeki televizyonu.Açar açmaz belkide Türk programları arasında en sevdiğim program olan Yaşamdan Dakikalar çıktı karşıma ve başladım Hıncal Uluç,Nebil Özgentürk,Haşmet Babaoğlu ve Sunay Akın dörtlüsünü izlemeye.Çok güzel şiirlerin,öykülerin anlatıldığı programın son bölümünde ise Vicdan Müzesi üzerine gayet güzel yorumlar yapıldı.Abdi İpekçi'nin kızının,babasının kanlı gömleğini 'medyaya' göstermesi ve ortaya atılan 'müze' fikri olumlu-olumsuz yönden baya bir irdelendi.Güzelim programa ise Erol Evgin'den çok güzel bir parça ile veda edildi.Reklam arası zap yaperken tanıtımını gördüğüm Şeffaf Oda programı ise bütün seyahat boyunca izlediğim iki televizyon programından bir diğeri.Güneri Civaoğlu'nun bu haftaki konuğu Recep İvedik'ti,pardon Şahan Gökbakar.Güneri Bey daha az popülizm yapsaydı program tadından yenmeyecekti ama olsun.Gayet hoş bir sohbet oldu ve sıkılmadan dinlediğim Şahan'ın anılarını ve Recep karakterini oluşturmasında etkili olan faktörleri.
Yeteri kadar televizyon programı izledikten sonra kanallar arası gezi yaparken yeni başlayan bir filme denk geldim.Son günlerin konuşulan isimlerinden ve Oscar adayı Up İn The Air başlamıştı.Bu film diğer filmlere göre farklıydı,dublajlı değildi.İlk önce şaşırdım ve altyazı kaymasıdır falan dedim ama yok nafile.Orjinal diliyle film izleyeceğim orobüste ne güzel dedim ama,altyazının olmaması biraz sıkıntı içine soktu beni.Çoğu yeri anlayabiliyorum ama arada aksandan,kelime yuvarlamalardan,kısaltmalardan ve bilmediğim bazı kelimelerden dolayı muhabbeti kaçırdığımı fark edip filmi izlememeye karar verdim.Oysa yarım saat kadar izlemiştim.Diğer kanala geçtiğimde ise The Proposal çıktı karşıma.Filmin ayrı bir değerlendirmesini başka bir yazıda yaparız ama şunu söyleyeyim,klişelerle dolu bir film ama hoşuma gitti.Bunda epeydir bu tarz bir film izlemememin de bir etkisi olabilir.Yolculuğumuz son on-yirmi dakikasın da ise İki Dil Bir Bavul'a tekrardan bakma fırsatı buldum.Tam da Zülküf(Zılkif)'ün sahnelerine denk geldim.Güldüm,düşündüm,üzüldüm....
Yanıma bir çocuk oturdu.Sordum 6.sınıfa gidiyormuş.Ne işin var ?,şimdi nereye gidiyorsun ? dediğimde Darüşşafaka'dan burs kazandığını ve orada okuduğunu söyledi.Son zamanlarda beni en çok etkileyen reklam olan Darüşşafaka'nın reklamı aklıma gelince duygulandım ve bir kaç dakika yanından geçtiğimiz dağlara daldım.Uzun uzun,boş boş baktım öyle karla kaplanmış dağlara...
Bir yolculuk böyle geçti işte sevgili bloggerlar.Acısıyla tatlısıyla sağ sağlim geldik evimize.20 günlük tatil boyunca daha aktif olarak buralardayım.
Bu yazı www.csyasoo.blogspot.com'da yayınlanmıştır.
Kediyi de aşkı da, öldüren merak...
‘Faydasız bilgiden Allah’a sığınırım’.
Bu bir zehirlenme uyarısıdır ve birkaç yönü vardır bu uyarının.
Birincisi bilginin sizi aptallaştırması. Beyninize sürekli akarak lüzumsuzca işgal etmesi sizi yönetmeye kalkması. Bu gün yaşadığımız medyatik defenformasyonun beyinlerimizi çöplüğe çevirdiği bir gerçektir.
Bu yönünü hiç ele almayacağım bu yazıda. Biliyorum ki bazı insanlar babamın 15 yıl önce aldığı kırmızı muratın plakasını bilmekten zevk alıyor. Biliyorum ki bazıları il kodlarını ezberlemiş yeni illerle birlikte bilmekle övünüyor. Bazı politikacılarımız delegelerin hepsini isim isim bildiğinden iyi politikacıdır.
Yine biliyorum ki bir kısmımız paparazzilerden televolelerde kimin kimle nerde ne yaptığını bilmekten röntgenci bir zevk alıyoruz. O yüzden bu konu da anlatımım dışındadır.
İkinci yönü ise hazmedilmesinin zorluğu ve kişiyi kibre yöneltmesidir.
Yani zordur bilgiyi sindirebilmek. Kendini bilgi ile donanmış gören nice alim kibir ve bencillik çukurlarında yitip gitmiştir. Nice idareci ben bilirim söylemi yüzünden kendisini ve yönettiklerini ateşe atmış yangınlara sürüklemiştir peşi sıra.
Bu konuda da bir çok şey yazılıp çizildi ve bu gün söz konusu etmek istediğim bilgi bu da değil.
Benim dile getirmek istediğim; gereksiz bilginin sevgiye verebileceği zararla ilgili.
Bilgi sevgiyi öldürür mü? Güveni sarsabilir mi? İnsanı yalnızlığa, çaresizliğe, dayanılmaz acılara itebilir mi?
‘Yüksek Ökçeler’ adlı öyküde ev sahibi hanım yeniden giymek zorunda hissettiği yüksek ökçeli ayakkabıları ile mutlu kalabilmiştir sonunda.
İstemediklerimizi duymak, bilmek pahasına feda edebilir miyiz çevremizdeki güzellikleri? Bilmediklerimizle yaşamak bir Polyannacılık mıdır her zaman? Kendimize yalan söylemek midir öğrenme dürtümüzün kamçılamalarına direnmek?
Merak, bir çok teknolojik gelişme ve buluşun sebebi olduğu gibi, insanın başına beladır kimi zaman. Öğrenmek istediklerimiz durmamız gereken sınırlarda mıdır?
Bir merakla, sevdiklerimizin gizlerini öğrenmek hakkımız olup olmadığını düşünmeden özel eşyalarını kurcalayabilir miyiz? Kediyi öldüren meraktır diye boşuna mı demişler acaba? Acaba beni gerçekten seviyor mu diye sevdiğinize tuzak kurmaya iter mi merakınız sizi? Ya da peynirin cazibesine kapılmış bir fare gibi çekilir misiniz bilgiye?
Az dürüst davranıp gizlenmek yerine ‘bana dürüst ol asla yalan söyleme’ deyip ‘seni sevmem için güven önkoşul deyip’ sonra da size boyun eğen sevdiğinizin alnına silah dayar gibi zorlar mısınız mahremiyetini, sorularla. Onu ya kırk cevap, ya kırk satıra mahkum ederek; ya yalan söylemeye ya da sizi incitecek bir sona doğru ittiğinizi görmez misiniz?
Bilgi zehirdir bir yerden sonra. Çünkü mutlak manada bilgiye ulaşmak sizi istemediğiniz, ilerde de hiç hoşlanmayacağınız bir sırdaşlığa götürür.
Bir yük yüklenirsiniz ki Tanrı korusun.
Sevdiğinizle nefsiniz, gururunuz, kişiliğiniz, inançlarınız arasında bir tercihe zorlar sizi. Sonunda ya yardan ya serden geçmek durumunda kalırsınız. Ya da belki o sizden geçmek zorunda kalır.
Hele bir de bu bilgi yanlış bilgilenimse, yanlış bir algıya ve tepkiye sebep olduysa, sizi yakalayan pişmanlığın acısı tarif edilemez. Özür dilemeyi becerebilseniz bile ne kendi yüreğinizdeki pişmanlığı ne de karşıdaki kırıklığı gideremezsiniz.
İşin başka bir boyutu ise, sizi bilgilendiren kişiler, bu paylaşıma güvenip yaptıkları hataları bir hak gibi görebilirler. Artık sizin incindiginizi, kırıldığınızı düşünmez, düşünemez. Size bilgi vermiştir ya içleri rahattır. Aynı konuda dün ürkerken, bugün bilerek isteyerek bilgi aktarırlar size. İncinebileceğinizi düşünmeden sorduğunuza bin pişman olduğunuzun bilincine varmadan işi pişkinliğe vururlar.
‘Yüksek Ökçeler’ adlı öyküde bir ihtiyar kadın hizmetçilerinden, uşaklarından çok memnundur. Ancak bunun böyle olmadığını merdivenleri inerken gürültü yapan yüksek ökçeli terliklerini giymediği bir gün öğrenir. Uşaklar, hizmetçiler hem ihmalci hem de dedikoducudurlar. Yıkılır ama toparlanır. Ertesi gün bir karar vermek zorundadır. Kimselere bir şey demeden yüksek ökçelerini giyer yine ve bir daha da çıkarmaz.
-Midas'ın kulakları! Eşek gibi kulakları... diye.
Sır tutmak da ayrı bir lükstür. Kendine eziyettir. Sırrı öğrenmek ,olmadık yerde gereksiz bir emaneti almaktır. Kendi kendine dert ve sorumluluk sahibi olmaktır. ‘Aman kimseye söyleme’ diye sizle sır paylaşan biri, belki de bunu en az üç kişiye söylemektedir.
Ben böyle kişilere zaman zaman ‘söyleme de içine dert kalsın’ derim. Çünkü anlatacak olan kişi zaten bu yükü taşıyamadığından sizinle paylaşacaktır. Sizi paylaşmaya değer buluyorsa ‘aman kimselere söyleme’ demesinin abes olduğunu bilmelidir.
Dün değil ama bu gün, ben artık öyle yapıyorum. Siz de dilerseniz deneyin. Sevdiklerinizi merak edip sorgulamayın, haddiniz olsun, olmasın herşeyi sorup soruşturup, araştırmayın.
Unutmayın kediyi de, aşkı da öldüren fazla meraktır...
















